leyla- mecnunr.JPG

Gül ve Bülbül


"Eğer ona kırmızı güller götürecek olursam, benimle dans edeceğine söz verdi..." diye yakınıyordu kendi kendine genç üniversiteli. "Fakat benim bahçemde, tek bir kırmızı gül açmıyor ki..." Bunları söylerken, içi kan ağlıyordu. Bülbül genç öğrencinin bu sözlerini meşe ağacının tepesindeki yuvasında duyduğu zaman, meraktan, ağacın yaprakları arasında başını uzatarak, heyecanla devamını dinlemeye haşladı.

"Bütün bahçemde bir tanecik olsun kırmızı gül yok!" derken, sesi ağaçların arasında uzanıp gidiyor, yankılanıyordu adeta. Bunları söylerken güzel gözleri bir anda yaşlarla doluverdi.

"Ah, şu mutluluk denilen melanet şey, ne de garip önemsiz ayrıntılara bağlıymış meğer! Bilge insanların yazmış oldukları tüm eserlere aşinayım; felsefenin bütün gizemlerini öğrendim ve sırlarına vakıf biriyim, yine de, bilimin sunduğu bilgilere ermiş olmama rağmen, bir kırmızı gül nedeniyle, perişanlık ve mutsuzluktan sürünüyorum. Tek bir kırmızı gül, hayatımı cehenneme çevirdi!" Bu sözlerden sonra, gözleri yeniden yaşlarla doldu.

"Nihayet, gerçek aşkı tatmış birisi!" dedi bülbül. "Onu henüz tanımamış olsam bile, geceler boyunca hep onu sayıkladım. Her gece onun destanını yıldızlara okudum. Ve şimdi karşımda duruyor işte! Saçları kömür kadar siyah, dudakları da tutkusunun gülü kadar kıpkırmızı. Ama çektiği acı yüzünü fildişi rengine döndürmüş, kederi de alnına damgasını vurmuş."

Öğrenci kendi kendisiyle fısıltı halinde konuşmaya devam etti:
"Yarın akşam prensin balosu var benim sevdiğim de orada olacak. Aşık olduğum güzele tek bir kırmızı gül götürecek olursam, benimle gün ağarıncaya kadar dans edecek. Sevdiğime tek bir kırmızı bir gül götürecek olursam, onu kollarımın arasına alabileceğim, başını omzuma dayayacak ve eli de benim avucumun içinde duracak gece boyunca... Ama bahçemde tek bir tane bile olsun kırmızı gül yok ki. Bu yüzden baloda ben yalnızlığa mahkûm olacağım. Yapayalnız bir köşede oturacağım ve sevdiğim beni görmezlikten gelecek. Beni hiç umursamadığını gördüğümde de, kalbim daha da kırılacak."

Bülbül, "Bu gerçek anlamda aşka tutulmuş birisi! Aşkıyla yanıp tutuşuyor! dedi. Benim şarkılarımda şakıdıklarımı, o tüm benliğiyle yaşıyor. Benim için sevinç ifade eden her şey, onun için acılar anlamına geliyor. Gerçekten de aşk müthiş bir şey: En âlâ zümrüt taşlarından daha değerli bazen candan bile üstün. En güzel inciler ve değerli taşlar karşılığında bile satın alınamaz bir şey aşk. Herhangi bir pazaryerine gidip, üzerinde pazarlık yapmanız da mümkün değil çünkü aşk satışa sunulmaz ki, o paha biçilmez bir şey. Aşk öyle değerli bir şey ki, ne tacirler tarafından satılabilir, ne de en hassas terazide ağırlığı ölçülebilir."

Genç öğrenci sesli düşünmeye devam etti:
"Çalgıcılar yerlerini almış, telli sazlarını çalıyor olacaklar yarın akşam. Benim sevdiğim de harp ile kemanın tınıları arasında dans ediyor olacak. Müziğe uyup dans ettiğinde, bir tüy kadar hafif olacak. O kadar zarif ve güzel bir dans yapacak ki, ayakları bile yere değmeyecek. Bunu gören yakışıklı genç saray erkânı, gösterişli giysileri içerisinde sevdiğimin etrafında dört dönecekler. O sadece benimle dans edemeyecek. Zira benim kendisine sunabileceğim tek bir kırmızı gülüm yok!"

Bunları söyledikten sonra, genç öğrenci kendini yerden yere attı, yüzünü elleriyle kapatıp umutsuzca hüngür hüngür ağlamaya başladı. Genç öğrencinin yanından, kuyruğu havada, tesadüfen hızla geçmekte olan minnacık yeşil bir kertenkele sordu:
"Neden ağlıyor ki?"

Bir güneş huzmesinin peşi sıra, kanatları titreyerek izleyen bir kelebek, "Sahiden de, niye ağlıyor?" diye söze katıldı.

Bülbül, meraklarını giderdi:
"O, bir kırmızı gül yüzünden ağlıyor."

Hepsi bir ağızdan, "Bir kırmızı gül yüzünden mi?" diye bağırdılar hayretle. Ama bu çok gülünç! ay, ne komik!" Alay etmeye pek eğilimli olan minik kertenkele hepsinden fazla güldü bu söylenene. Kertenkele yerde yuvarlanarak kahkahalar atıyordu. Ancak genç öğrencinin ıstırabını bülbül anlıyordu. Sessiz sedasız meşe ağacındaki yuvasında oturup, aşkın gizemini düşündü durdu... Sonra birdenbire kahverengi kanatlarını açarak, uçmaya başladı. Ormanın içinde patikaların üzerinden, bir gölge gibi havalandı, Dolana dolana uçtuktan sonra bir bahçeye ulaştı. Çayırlığın tam ortasında, enfes bir gül fidanı duruyordu. Fidan görür görmez, bülbül havalanıp ona doğru uçtu. Güzelim gül fidanının sürgünlerinden birinin üzerine konuverdi. Bülbül;
"Bana tek bir tane kırmızı gül veriniz," diye rica etti. "Ben , de size bunun karşılığında en güzel, en tatlı nağmeleri okuyayım..." Fakat küçük fidan, olumsuz bir biçimde, başını iki tarafa salladı. Bülbüle yanıt olarak;
"Benim güllerim beyazdır," dedi. "Tıpkı denizin dalgalarındaki köpük ve dağların tepelerindeki kardan bile beyazdır benim güllerim. Ama size bir öneride bulunayım. Kardeşim şuradaki güneş saatinin çevresinde yetişti. Şimdi saatin her tarafına tırmanmış durumda zaten. Kardeşime bir uğrayın. Olur ya, belki o size aradığınız şeyi verebilir."

Böylece bülbül, yaşlı güneş saatinin etrafımda kök salmış olan gül fidanının yolunu tuttu. Ona da aynı ricada bulundu:
"Lütfen bana tek bir kırmızı gülünüzü bağışlayın," dedi. "Ben de bunun karşılığında sizin için en güzel, en tatlı nağmelerimi okuyayım." Fakat bu fidan da, aynı kardeşi gibi, başım olumsuz bir biçimde iki yana salladı. Gül fidanı;
"Benim güllerim sarıdır," dedi, "Kehribar bir taht üstünde oturan denizkızının saçları kadar sarıdır güllerim... Ta ki çayır biçme zamanı gelip de, orakçılar onları kesene kadar, tarlalardan açan sarı nergis çiçeğinden bile sarıdır benim güllerim... Yine de size bir öneride bulunabilirim. Benim kardeşime gidiniz. Kendisi öğrencilerin oturduğu evin penceresinin tam altında yetişti. Belki de o size, aradığınızı bulmanızda yardımcı olabilir."

Böylece bülbül, öğrencilerin penceresinin dibinde yetişen gül fidanına gitmek üzere havalandı. Bülbül ona da aynı ricada bulundu. Adeta yalvararak;
"Bana tek bir tane kırmızı gül veriniz," dedi, "bende karşılığında, size en güzel, en tatlı nağmelerimi okuyayım."
Bu gül fidanı da olumsuz bir şekilde başını iki yana salladı durdu. "Benim güllerim tam aradığınız renkte, kan kırmızısıdır," dedi, "tıpkı bir güvercinin ayakları kadar, denizin derinliklerinde dalgalanıp duran mercanlardan da kırmızıdır benim güllerim. Lâkin dondurucu kış damarlarımı kuruttu, tomurcuklarım da don yedi. Dahası, fırtına sürgünlerimi kırdı. Bu yüzdendir ki, bu yıl hiç gül veremeyeceğim."

Bülbül bu sözleri duyunca artık dayanamadı. "Benim istemediğim, tek bir tane kırmızı gül! Tek bir tanecik kırmızı gül! Benim bir tanecik kırmızı gülü elde edebilmem için yapabilecek hiçbir şey yok mu? Ne olur söyleyiniz, bunun bir çaresi yok mu?"

Gül fidan, imalı bir şekilde, "Aslında bir yolu olabilir..." dedi. "Fakat bu o kadar korkunç bir şey ki, bunu söylemeye dilim varmıyor." Bülbül;
"Rica ediyorum sizden. Lütfen bunu bana söyleyiniz," diye yakardı. "Ben korkmam, ne olur!"
Gül fidanı, böyle bir durumda sırrını açıklamalıydı:
"Gerçekten de kırmızı bir gülü bu kadar çok istiyorsan, o zaman o kırmızı gülü ay ışığında söylediğin nağmelerden kendin yaratacak ve kendi yüreğinin kanıyla boyayacaksın. O gece boyunca, sadece benim için şarkılar söyleyecek ve bu esnada kalbini benim dikenlerimden birine dayayacaksın. Tüm gece boyunca şarkılarımı söylemek zorundasın, ta ki benim dikenim senin yüreğini delene kadar... Ondan sonra da, senin yaşam gücün ve kanın, benim damarlarımın içerisine boşalacak ve ebediyen benim olacak." Bülbül;
"Ölüm, tek bir kırmızı gül için çok yüksek bir bedel! diye haykırdı. "Yaşam, her şeyden daha üstün, en değerli şeydir oysa. Bir düşünün yemyeşil ormanlarda oturup, güneşi tüm haşmetiyle görebilmek, ayrıca ayı nadide bir inci gibi seyretmek ne de hoş şeylerdir. Akdikenlerin iç bayıltıcı kokuları, vadilerdeki mavi çançiçeği ve kırda ve çayırda biten fundalar ne de güzel, ne de sevimlidirler... Ama aşk, yaşamdan da üstün bir şeydir.Dolayısıyla, bir insanın kalbiyle kıyaslayacak olursak eğer, bir kuşun yüreğinin ne önemi olabilir ki?"

Ve bu sözleri söyledikten sonra, bülbül boz kanatlarını iyice açıp uçmaya başladı. Bir gölge gibi, bahçenin üzerinde süzüldü durdu, sonra ormanın derinliklerine bırakıverdi kendini. Genç öğrenci halen, bülbülün onu bıraktığı şekilde, çimenlerin üzerinde uzanmış, için için ağlıyordu. Güzel gözlerinde yaşlar dinmek bilmiyordu. Bülbül, genç öğrenciye müjdeyi verdi:
"Gözün aydın! İstediğin oldu! Bak, şimdi mutlu olmalısın! Çok kısa bir zamanda kırmızı gülüne kavuşacaksın. Ben onu ay ışığında, kendi şarkılarımdan yaratacağım ve kendi kalbimin kanının kızıl rengine boyanarak; ona hayat vereceğim. Bunun karşılığında senden tek istediğim şey, aşkına tümüyle sadık kalman olacaktır, zira gerçek aşk, felsefeden de bilge, kudretten de müthiş bir şeydir. Alev rengindedir aşkın kanatları, vücudu da alev rengindedir. Bal kadar tatlıdır aşkın dudakları, nefesi kutsal şarap gibi kokar."

Genç öğrenci otların üzerinde yattığı yerden başını kaldırdı. Bülbüle baktı ve dinledi. Fakat onun kendisine neler anlatmaya çalıştığımı anlayamıyordu bir türlü, çünkü o ancak kitaplarında yazılı olan şeyleri anlayabiliyordu. Ama meşe ağacı çok hüzünlendi, zira o dallarının arasına kendine küçük bir yuva yapmış olan bu minik bülbülün neler söylemeye çalıştığını anlıyordu. Ve minik bülbülü çok ama çok seviyordu. Ağır ağır konuşarak;
"Bana son bir şarkı oku," diye yalvardı. Meşe ağacının sesi zor duyuluyordu. Fısıldayarak, "Çünkü sen buradan ayrıldıktan sonra, ben pek yalnız kalacağım," dedi. Ve böylece bülbül, can dostu meşe ağacı için şakıyıp, enfes nağmeler okudu. Bülbülün sesi, gümüş bir testiden dökülen berrak, pırıl pırıl, bir suyunki kadar tiz ve güzeldi. Bülbülün söylediği şarkılar, suyun saflığı ve temizliği kadar ferahlattı meşe ağacının içini. Bülbülün şarkıları sona erdiğinde, genç öğrenci yerinden doğruldu ve çantasından bir defter ile bir kurşunkalem çıkardı. Kendi kendine;
"Doğrusu zevk sahibi biriymiş bu bülbül," dedi. Bu arada genç öğrenci, kendini toparlayıp, yavaş yavaş yola koyuldu. "Ayrıca, şeklen de olsa, bir yeteneği olduğu inkâr edilemez. Ama gerçek anlamda icra ettiği sanata uygun duygulara da sahip midir acaba? Korkarım ki, buna benim yanıtım hayır olacaktır. Büyük olasılıkla tıpkı o da diğer sanatkârlar gibidir... Sırf gösteriş ve işin havası. Gerçek anlamda sanatkâr ruhunun gerektirdiği duyarlılıklardan yoksun biri olduğu kadar kesin. Her şeyden önce samimiyet yok. Büyük ihtimalle, kendini bir başkası için feda edemez böyleleri. Onun yaşamının odak noktası müziktir, başka hiçbir şey düşünmez Tanrı bilir, sanatkârların ne kadar bencil olduklarını dünya âlem bilir. Yine de hakkını vermek lâzım; sesinde bazı güzel tınılar da yok değildir hani. Fakat ne acıklıdır ki, somut bir takım çıkarları olmadan, sanatkârlar bu güzel yeteneklerini icra etmenin anlamı olmadığına inanırlar."

Bu sözleri söyledikten sonra, genç öğrenci ormandan ayrıldı ve odasına geri döndü. Küçük, tek kişilik yatağının üzerine uzandığında da, aşk üzerine kafa yormaya koyuldu. Kısa bir süre sonra, yün yatağı ve yorganının sunduğu sıcaklık karşısında, uykuya dalmış, mışıl mışıl uyuyordu. Ay, gökyüzünde göründüğü vakit, bülbül havalanıp gül fidanına doğru uçtu. Minik göğsünü, gül fidanının dikenlerinden birisine dayayıverdi. Ve tüm gece boyunca, bu vaziyette nağmeler söyledi, şakıdı adeta kendinden geçti. Parıl parıl parıldayan ay ise, saf bir kristal tanesini andırırcasına gökyüzünde bülbülü dinledi ve gecenin karanlığında daha da bir büyüdü sanki. Bülbül gece boyunca şakıdı. Nağmeler okudukça, diken minik göğsünün daha da derinlerine saplanıyordu. Canı, kanı, gittikçe vücudundan çekiliyordu. İlk söylediği şarkı, genç erkekle, güzel kızın kalbinde yeni yeşeren aşkları hakkındaydı. Bu şarkıyı söylediğinde, gül fidanının üst sürgününde, yaprak yaprak muhteşem bir gül açtı. Her bir yaprak, bir başka narin yaprağın boy vermesine yol açtı, aynı bir nağmenin bir başka muhteşem nağmeye yol açması gibi... Gül gonca verdiğinde, ilkin nehrin üzerindeki sis bulutları kadar kireç rengindeydi, aynı gün ağarırkenki beyazlık, tıpkı sabah sessizliğinin alacakaranlığı kadar soluk ve uçuk bir gümüşî renkteydi. Gül fidanının en tepesinde açan bu gül, tıpkı gümüşî bir ayna veya bulanık ve renklerden yoksun bir gölge; göle vuran bir gülün gölgesi nasılsa, işte öyleydi. Gül fidanı, bülbülden, kendisini dikenlerin üzerine daha fazla yaslamasını, o minicik yüreğini daha da yaralamasını istedi.

"Minik yüreğini daha fazla bastırmalısın minik bülbül!" diye seslendi ona. "Yoksa yakında gün ağaracak, senin gülün bitmeden, yeni bir gün doğmuş olacak!"

Ve böylece minik bülbül göğsünü dikene daha da sıkı yasladı ve bunu yaparken şakıması katbekat daha tiz hale geldi ve yükseldi. Bülbül, kadınlar ve erkekler arasında var olan ruh âleminde, ihtirasın doğuşunu dile getiriyordu şarkılarında. Ve sonra, gülün yaprakları üzerine, zarafetle bezenmiş birkaç damla kıpkızıl kan akıttı. Gülün yapraklan, tıpkı damadın, dudaklarını ilk defa öptüğünde, taze bir gelininki kadar pembemsi bir renk aldı. Ama yine de diken henüz bülbülün kalbine isabet etmemişti. Bu yüzden, gülün kalbi halen bembeyazdı, zira gülün yüreğini ancak ve ancak bir bülbülün yüreğinin kanı kırmızılaştırabilirdi. Meşe ağacı, minik kuşu kendisini dikene daha fazla bastırması için uyardı:
"Vücudunu daha sıkı yaslamalısın, minik bülbül!" diye haykırıyordu. "Daha fazla bastırmalısın, yoksa gül bitmeden, gün doğacak..." Bunun üzerine, bülbül göğsünü daha da fazla dayadı dikene. Gül fidanının dikeni, kalbine saplanmıştı nihayet; bülbülün tüm bedeni, saplanan ani bir acıyla sarsılıverdi. Bir anda duyduğu büyük bir acıyı tanımlamak olanaksızdı. Yanıyordu sanki, öyle büyük bir acıydı ki bu duyduğu... Artık şarkısı daha bir acılı, daha bir vahşi geliyordu kulağa sanki, zira şimdi mezarda bile olsa ölmeyecek olan, ebediyen yaşayacak olan aşktan ilham alıyordu şarkılarında. Öyle bir aşkın nağmelerini okuyordu ki, bu aşk ancak ölümle açıklanabilirdi... Sonuçta öyle güzel, öylesine muhteşem bir gül oluştu ki, cennet bahçesinin bir gülüydü adeta; yaprakları sanki morla bezenmiş, kalbi ise yakut rengine bürünmüştü. Lâkin bülbülün sesi gittikçe zayıflıyordu, artık şakıması pek duyulmuyordu bile. Küçük kanatlan ağır ağır titremeye başladı, gözlerine ölümün ince perdesi indi. Şarkıları gitgide soldu, soldu ve sonunda durdu, bülbülün boğazında bir şeyler düğümlenir gibi oldu. Son bir defa coşkulu bir şakımadan sonra, bu en son şarkısı ebediyen sona erdi. Bu son şarkısını gökyüzündeki gümüşî ay duydu, fakat kısa bir süre sonra unutup, gökyüzünde oyalanmaya devam etti. Bu son şarkıyı, kırmızı gül de duymuştu. O da, bir an için ürperdi ama sonra yapraklarını serin sabah esintisine doğru açarak, sere serpe keyfine bakmaya koyuldu. Yankı, ta dağlardaki karanlık mağaralara kadar ulaştı ve uyuyan herkesi rüyalar âleminden uyandırdı. Denizlerin üzerinde bile yankılandı durdu ve akan sular, bu haberi uzak diyarlara götürdü. Gül fidanı;
"Görüyor musunuz olanları?" diye sordu heyecanla. "Artık gül, muradına erdi!" Ama ne yazık ki, bülbül artık yanıt veremiyordu, zira kalbine saplanan diken ile minik bedeni otların arasına düşmüş, cansız yatıyordu. Öğleye doğru, genç öğrenci penceresini aralayarak, dışarıya bir göz attı. Gördüğü manzara karşısında, pek de sevinçliydi doğrusu. İçinden gülüp oynamak geliyordu.

"Bu ne büyük şans ve de ne büyük bir rastlantı!" dedi, sevinçle. Bayram eder bir hali vardı. "Şu hale bakınız, bir kırmızı gül işte! Bugüne kadar, hayatımda böylesine güzel bir kırmızı gül görmedim doğrusu! Bu tam anlamıyla muhteşem! Şundan eminim ki, bu gülün pek de uzun, hecelenmesi güç, Latince bilimsel bir ismi de vardır mutlaka!"

Bu sözlerden sonra, yere doğru uzanıp, güzel kırmızı gülü koparıverdi. Sonra da şapkasını başına çevirerek, elinde güzelim kırmızı gül ile birlikte, koşa koşa profesörün evinin yolunu tuttu. Profesörün kızı, evlerinin kapısının eşiğinde oturmuş, mavi ipekten bir yumağı sarmakla meşguldü. Ailenin süs köpeği, genç kızın dizinin dibinde oturmuş, uyukluyordu. Genç öğrenci;
"Size bir kırmızı gül getirecek olursam, benimle dans edeceğinize söz vermiştiniz," dedi. "İşte, size dünyanın en güzel kırmızı gülünü sunuyorum ben de. Bu akşamki baloda, bu güzel kırmızı gülü kalbinizin üzerine takacak olursanız eğer, biz ikimiz dans ettiğimizde, size sizi ne kadar çok sevdiğimi anlatabilir bu kırmızı gül" dedi. Ne var ki genç kız dudak büktü.

"Korkarım ki, bu geceki baloda giymeyi düşündüğüm kıyafete pek uygun değil," dedi. "Dahası saray danışmanının yeğeni, bana gerçek mücevherler hediye etmiş bulunuyor. Daha bugün göndermiş. Herkesin bildiği bir şeydir bu: Mücevherler, en güzel çiçeklerden daha değerlidirler. Bunu herkes gibi sizin de bildiğinize eminim!"

Genç öğrenci hiddetli bir şekilde, "Gerçekten de siz çok nankörmüşsünüz!" diyerek, güzel kırmızı gülü sokağa fırlatıverdi. Güzelim kırmızı gül, orada hendeğe düştü ve üzerinden bir atlı arabanın tekerleği geçti. Genç kız fena halde kızmıştı.
"Nankör ha?" dedi, "ben size bir şey söyleyeyim mi? Siz son derece kaba-saba birisiniz. Ayrıca, siz kim oluyorsunuz da beni eleştiriyorsunuz? Alt tarafı bir öğrenci müsveddesi! Şuna hiç şüphem yok ki sizin ayağınızdakinde baş danışmanın yeğeninin çizmesinde olduğu gibi, gümüş toka dahi yoktur!" Bu son sözleri söyledikten sonra, sinirli bir biçimde, eve girip kapıyı genç öğrencinin yüzüne kapattı. Genç üniversiteli öğrenci, sevdiğinin evinden uzaklaşırken;
"Aşk ne de manasız, ne de aptal bir şeymiş!" diye söylenip durdu. "Mantığın yarısı kadar bile olsun, hiçbir şeye yararı yok doğrusu. Ne de olsa aşk, herhangi bir şeyi ispatlamıyor. Dahası, aşk hiçbir zaman gerçekleşmesi mümkün olmayan, gerçek dışı şeylerden söz ediyor. Gerçekten de aşk, hiç de mantıklı bir şey değil doğrusu. İnsanı gerçek olmayan şeylere inanmaya zorluyor. Oysa, yaşadığımız çağda, mantık ve somut olan geçerlidir... Bir düşüncenin işe yarar olması, her şeyin başıdır bu devirde ne de olsa. Bu nedenden dolayı, kendimi tekrar felsefe öğrenimine adamaya ve metafizik üzerine yoğunlaşmaya karar verdim."

Bunları söyledikten sonra, genç üniversiteli öğrenci, tekrar odasına döndü ve bir süre önce kaldırdığı kocaman kitabını tozlu raflardan indirerek,

OSCAR WILDE

 
Arkadaşına
Adınız E-mail Adresiniz Mesajınız   Arkadaşınızın Maili